Alp Kuran’a
Bahçeyi aşırmışlar, tüh! ayrıca üç duvarı, yani gözünün tekini
En güzel oyulanını pıçakla, ya da çelikten bir keskiyle
Bir gidip bir geliyordu o gözle, yani tek kalmış çocuğuyla
Onunla barınıyordu ayrıca, onunla bu ipi kopmuş gökyüzleri
Telleri çözülmüş bir cadde
Oydu bu işte; en yerine konmuş bir kahverengi
Yani gözünün teki
Yani en güzel uyanı anahtar deliklerine.
Sokağı bile aşırmışlar, yuh! sonra da çarşıyı, yani göz
kapaklarının ötesini
Bulutlar altıydı şurası; bakındı hele onu da
Odayı arşınlıyor – adı üstüne – o gidip de gelmek
biçimindeki odayı
Hayaller kuruyor çaresiz, sonra da arşınlıyor hayallerini
Bir iki yapıyor bunu, derken bırakıyor
Derken bırakır mı hiç, bu öyle güzel ki;
Denizin yanında uykusuzluk gibi.
Akşam, ya da sabahın sekizi –fark etmez– denizin üstünü de
aşırıyorlar
Odanın içini de, dış taraflarını da ağaçların
Bir uçağı da –şöyle bir yola koyuyorlar– elmacık kemikleri
görünüyor dünyalıların
Sanki bu olanlardan sonra iki ayakla gezdirebiliyor kendini
Yani şu eskiden beri olan kendini, bombalar gibi atılan
kalabalığa
Ortalık –onu aldığın yere koy– içi görünen saatler gibi
Yok biraz öyle, çünkü saatten bile anlatandır ellerine
Yarı şaka, yarı ciddi.
Daha dünyada tapınaklar yapılmamıştı; çünkü o zamandan
aşırılmıştı bu kelime
Ne kadar çiçek varsa –balıklar bile– taşlara sinmişti biraz
Şimdiyse o taşlar nelere nelere uğratmıyorlar kendilerini
Demiri kışkırtıyorlar, şu bizim demiri, yani aksiliğe bakın.
Odayı arşınlıyor –adı üstünde– o hayaller kurmak
biçimindeki odayı
Birden sevişmeye koyuluyor; ansızın alışmış gibi tütüne
Ortalık –onu aldığın yere koy– eli görünen buz dağları gibi
Hadi! çağımızın aklıyla konuşmıyan ilk adamı geliyor.
