Memleketimden İnsan Manzaraları / Nazım Hikmet Ran

Nazım Hikmet’in, eşi Piraye’ye ithaf ettiği “Memleketimden İnsan Manzaraları”, 2. meşrutiyetten 2. Dünya Savaşı (1908 – 1945) sonrasına kadar çok geniş bir zaman dilimini kapsıyor. Nazım,  Anadolu’nun gerçeklerini, işçisini, çiftçisini, köylüsünü, kahramanlarını ve biraz da kendi yaşam öyküsünü bu kitapta destanlaştırmıştır. Düzyazı, şiir, senaryo tekniklerinin iç içe kullanıldığı Memleketimden İnsan Manzaraları, şiir, roman, öykü, oyun, senaryo, destan olmayan ve hepsini içeren yeni bir türün habercisi olmuştur.

İKİNCİ BÖLÜM

Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,  
                                Atlantiğin dibinde  
                                      dirseğime dayanmış.  
Bakıyorum yukarıya:  
bir denizaltı gemisi görüyorum,  
yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,  
yüzüyor elli metre derinde,  
balık gibi, efendim,  
zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.  
Orası camgöbeği aydınlık.  
Orda, efendim,  
orda yeşil, yeşil,  
orda ışıl ışıl,  
orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.  
Orda, ey demir çarıklı ruhum,  
orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,  
orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,  
orda bir hamam tasının mahrem şehveti,  
mahrem şehveti efendim,  
                        gümüş kuşlu bir hamam tasının   
ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.  
Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları  
                        kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının,  
orda hayat, tuz, iyot,  
orda başlangıcımız, Hacıbaba,  
                            orda başlangıcımız  
ve orda hain, çelik ve sinsi  
                        bir denizaltı gemisi.  
400 metroya kadar sızıyor ışık.  
Sonra alabildiğine derin  
          alabildiğine derin karanlık.  
Yanlız ara sıra  
                  acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde  
                                                             ışık saçarak.  
Sonra onlar da yok.  
Artık dibe kadar inen  
     kat kat kalın sular kati ve mutlak  
                                   ve en dipte ben.  
Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,  
upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin  
                                  dirseğime dayanmış,  
                                  bakıyorum yukarlara.  
Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır  
                                             dibinde değil.  
Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.  
Omurgalarının altını görüyorum,     
                             omurgalarının altını.  
Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.  
Dümenleri ne tuhaf suyun içinde  
İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.  
Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,  
karınlarını gördüm  
                 ağızları da orda.  
Gemiler şaşırdılar birdenbire,  
herhalde köpekbalıklarından değil.  
Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim  
                                             bir torpil.  
Gemilerin dümenlerine baktım:  
telaşlı ve korkaktılar.  
Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı,  
gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini  
                   karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.  
Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.  
Gazgemileri düşmana ateş açarak  
insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak  
                                 batmaya başladılar.  
Mazot, gaz, benzin,  
tutuştu yüzü denizin.  
Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,  
yağlı ve yapışkan  
        bir alev deryası efendim.  
Kıpkızıl, gömgök, kapkara,  
arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.  
Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.  
Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.  
Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.  
Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:  
                                              lunatik.  
Geçti kargaşalığı,  
girdi deniz dünyasının cennetine.  
Fakat durmadan iniyor.  
Kayboldu ıslak karanlıkta.  
Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.  
ve direği, efendim, bacası yahut  
                                   nerdeyse yanıma düşer.  
Yukarda insanla dolu denizin içi.  
Bir tortu gibi dibe çöküyorlar  
                          tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.  
Baş aşağı, baş yukarı,  
uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.  
Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan  
          onlarda iniyorlar dibe doğru.  
Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.  
Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası  
ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.  
39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce  
                            Münihli Hans Müller  
Hitler hücum kıtası altıncı tabur  
                         birinci bölük  
                              dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.  
Münihli Hans Müller  
         üç şey severdi:  
1-Altın köpüklü arpa suyu  
2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.  
3-Kırmızı lahana.  
Münihli Hans Müller için   
                          vazife üçtü:  
1-Çakan bir şimşek   
               gibi mafevke selam vermek.  
2-Yemin etmek tabancanın üzerine.  
3-Günde asgari üç çıfıt çevirip  
                           sövmek silsilelerine.  
Münihli Hans Müller'in  
kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:  
1-Der Führer.  
2-Der Führer.  
3.Der Führer.  
Münihli Hans Müller  
sevgisi, vazifesi ve korkusuyla  
                            39 ilkbaharına kadar  
                                      bahtiyar  
                                            yaşıyordu.  
Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli  
Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli   
                                                        Anna'nın  
tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine  
                                                        şaşıyordu.  
Diyordu ki ona:  
-Bir düşün Anna,  
 yepyeni bir manevra kayışı takacağım,  
 pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.  
 Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,  
 balmumundan çiçekler takacaksın başına.  
 Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.  
 Ve mutlak  
 hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.  
 Bir düşün Anna,  
 tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye  
 top, tüfek yapmazsak eğer  
 yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?  

Memleketimden İnsan Manzaraları

Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler  
çünkü doğamadılar,  
çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce  
                                 bizzat harbe girdi Hans Müller.  
Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında  
                                 dibinde Atlantiğin  
                                      benim karşımda durmaktadır.  
Seyrek sarı saçları ıslak,  
kırmızı sivri burnunda esef,  
        ve ince dudaklarının kıyılarında keder.  
Yanı başımda durduğu halde  
yüzüme çok uzaklardan bakıyor,  
İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.  
Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,  
ve artık bir daha arpa suyu içip  
                 yiyemeyecek kırmızı lahanayı.  
Ben bütün bunları biliyorum, efendim,  
ama o bütün bunları bilmiyor.  
Gözü bir parça yaşlı,  
silmiyor.  
Cebinde parası var,  
çoğalıp eksilmiyor.  
Ve işin tuhafı  
artık ne kimseyi öldürebilir  
ne de kendisi ölebilir bir daha.  
Şimdi şişecek birazdan,  
yükselecek yukarıya,  
sular sallayacak onu  
ve balıklar yiyecek sivri burnunu.  

Ben   
Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken  
yanımızda peyda oluverdi  
         Liverpul Limanından Harri Tomson.  
Gazgemilerinden birinde serdümendi.  
Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.  
Gözleri sımsıkı kapalıydı.  
Şişman ve matruştu.  
Bir karısı vardı Tomson'un:  
tavan süpürgesi gibi bir kadın,  
tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz  
ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.  
Bir oğlu vardı Tomson'un:  
altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,  
tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.  
Tuttum Tomson'un elinden.  
Açmadı gözlerini.  
"-Vefat ettiniz" dedim.  
"-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:  
Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti  
ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.  
Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,  
harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.  
Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.  
Adalet: ihtilalsiz.  
Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.  
Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:  
buna Kenterburi başpiskoposu  
                  bizim tredünyonun reisi  
                              ve karım razı değil.  
Ay bek yur pardın.  
         İşte bu kadar,  
                    nokta, son."  
Sustu Tomson.  
Ve ağzını açmadı bir daha.  
İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,    
                      hele hümoru seven ölü İngilizler.  

Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.  
Şiştiler yan yana,  
yan yana yükseldiler yukarı doğru.  
Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,  
fakat dokunmadılar ötekisine,  
Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.  
Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,  
sen de hayvansın ama  
                      akıllı bir hayvan…

Nazım HİKMET (1902 - 1963)