Han Duvarları / Faruk Nafiz Çamlıbel

Ara 17th, 2011 | | Kategori: Faruk Nafiz Çamlıbel

-Osmanzade Hamdi Bey'e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,     
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…     
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,     
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.     
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!     
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,     
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…     
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,     
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,     
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…     

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.     
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,     
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.     
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.     
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince     
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.     
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.     
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,     
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,     
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan     
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,     
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…     
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine     
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Han Duvarları

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;     
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,     
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,     
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.     
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri     
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya     
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.     
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,     
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı     
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler     
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…     
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,     
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;     
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,     
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…     

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,     
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken     
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;     
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa     
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;     

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan     
Baba ocağından yar kucağından     
Bir çiçek dermeden sevgi bağından     
Huduttan hududa atılmışım ben"     

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.     
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;     
Araya gitti diye içlenme baharına,     
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri     
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,     
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…     
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,     
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,     
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden     
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,     
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu…
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;     
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…     
Gönlümde can verirken köye varmak emeli     
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"     
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana     
Biz menzile vararak atları çektik hana.     

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş     
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

  "Gönlümü çekse de yârin hayali     
  Aşmaya kudretim yetmez cibali     
  Yolcuyum bir kuru yaprak misali     
  Rüzgârın önüne katılmışım ben"     

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde     
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

  "Garibim namıma Kerem diyorlar     
  Aslı'mı el almış haram diyorlar     
  Hastayım derdime verem diyorlar     
  Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"     

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:     
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…     
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.     

Aradan yıllar geçti işte o günden beri     
Ne zaman yolda ……………..>>>

 

Telif Hakları yasası gereği şiirin bir bölümü alınmıştır.

Tüm makyaj ve kozmetik ürün fırsatları için tıklayın !

SON ŞİİRLER